Değerli misafirler, kıymetli katılımcılar,

İki gün boyunca, küresel ticaretin yalnızca yönünün değil karar mantığının da değiştiği bir dönemi birlikte tartıştık. İstanbul Ticaret Odasının iş dünyasındaki birikimi, İstanbul Ticaret Üniversitesinin akademik kapasitesi ve Düşünce ve Proje Üretim Akademisinin araştırma gücüyle, üniversitemizin 25. yılında hayata geçen Kongremiz, Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Dr. Cevdet Yılmaz’ın onur konuğu olarak katılımıyla; Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Ticaret Noktaları Federasyonu, EY Türkiye, PwC Türkiye, Musu International, The University of Manchester, University of Sussex Business School, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, İstanbul Zaim Üniversitesi gibi dünyanın farklı üniversitelerinden değerli temsilcileri aynı masa etrafında buluşturdu.

Otuz yılı aşkın bir süre boyunca çok taraflı ticaret sistemi dünyaya öngörülebilirlik, şeffaflık ve ortak bir kural zemini sundu. Bugün bu düzeni ayakta tutan varsayımların birçoğu geçerliliğini yitiriyor. Açılışta dile getirildiği gibi, “istikrarlı biçimde istikrarsızlık üreten” bir dünyada yaşıyoruz. Krizler, salgınlar, savaşlar ve enerji şokları artık istisna değil, olağan hâle geldi. Bu nedenle istikrarı değişimin yokluğu olarak tanımlayamayız. İstikrar, değişimi doğru okuyabilmek, belirsizliği yönetebilmek ve şartlar değiştiğinde ayakta kalabilen yapılar kurabilmektir. Cumhurbaşkanı Yardımcımızın da vurguladığı gibi, istikrarsızlığın arttığı böyle bir dönemde istikrarını koruyabilen ülkeler için önemli bir fırsat penceresi açılıyor.

İTO Yönetim Kurulu Başkanımız Sayın Şekib Avdagiç’in vurguladığı gibi, rekabet artık yalnızca fiyat ve kaliteyle kazanılmıyor. Finansmana erişim, teslimat güvenilirliği, mevzuata uyum ve bilgi kapasitesi de rekabet gücünün doğrudan parçası.

Kongre Başkanımız Sayın Prof. Dr. Nazım Ekren’in ifade ettiği gibi, sakin dönemler de yanıltıcı olabilir: Göstergelerin yalnızca ortalama ve manşet değerlerine bakmak, kırılganlıkları gözden kaçırmamıza yol açar. İstikrar dönemi hazırlıksız geçirildiğinde istikrar, krizden ders çıkarılmadığında kriz israf edilmiş olur.

Kongremizde paylaşılan veriler dikkat çekici bir gerçeği ortaya koydu: Bütün bu baskılara rağmen küresel ticaret rekor seviyelere ulaştı. Küreselleşme bitmiyor, niteliği değişiyor. Gündelik tüketim mallarında ve standart hizmetlerde ticaret büyük ölçüde piyasa kurallarıyla işlemeye devam ediyor. Ancak ileri teknoloji çipleri, yapay zekâ, kritik mineraller, enerji ve kritik ilaçlar gibi stratejik alanlarda artık güvenlik mantığı belirleyici. Bu alanlarda üretim birkaç merkezde yoğunlaşıyor, küresel yatırımlar da hızla bu sektörlere yöneliyor. Kısacası seçici bir küreselleşme dönemindeyiz.

Ticaretin yapısı da değişiyor. Hizmetler artık küresel tedarik zincirlerindeki girdilerin büyük bölümünü oluşturuyor; dijital olarak sunulan hizmetler bu büyümenin motoru hâline geldi. Gelişmekte olan ülkeler arasındaki ticaret dünya ortalamasından hızlı büyüyor ve bu ülkelerin küresel ihracattaki payı neredeyse yarıya ulaştı. Asya’nın üretim ve teknoloji merkezi olarak yükselişi, dünyayı birkaç ana koridorun hâkim olduğu bir yapıdan, birbirine bağlı bölgesel ekosistemlerden oluşan çok merkezli bir ağa taşıyor. İş dünyamız için mesaj açık: Pazarlar artık yalnızca gelişmiş ekonomilerde değil.

Bu dönüşümü açıklamak için Kongrede öne çıkan kavram “yönetilen karşılıklı bağımlılık” oldu. Ülkeler birbirinden kopmuyor. Ancak bağımlılık artık yönetiliyor ve her zaman eşit değil; ileri teknolojiye ve stratejik sanayilere sahip olanlar lehine bir asimetri doğuyor. Bu yüzden asıl soru hangi blokta yer aldığımız değil, hangi alanda, kime ve ne ölçüde bağımlı olduğumuz. Güçlü olan, gerektiğinde tedarikçisini, güzergâhını ve standartlarını değiştirebilendir.

Güvenlik gerekçeli ticaret önlemleri de, gümrük vergisi dışındaki engeller de artıyor. Öyle ki bazı durumlarda bu engellere uyum sağlamanın maliyeti gümrük vergisinin kendisini aşabiliyor. Ancak Kongremizde paylaşılan araştırmalar önemli bir gerçeği hatırlattı: Ticarete açıklık ve tedarik çeşitliliği, ekonomik dalgalanmaları azaltan en güçlü araçlardan biri. Yani açıklık ekonomik güvenliğin rakibi değil, çoğu zaman teminatıdır. İş birliğinin çöktüğü senaryolarda dünya büyük kayıplarla karşılaşırken, reform yolu herkese kazanç sağlıyor; her iki durumda da en büyük etkiyi en kırılgan ekonomiler hissediyor. Bu nedenle güvenlik önlemleri gerçekten kritik alanlarla sınırlı ve ölçülü tutulmalı, iş birliğinin hâlâ mümkün olduğu alanlar özenle korunmalıdır. Aksi hâlde karşılıklı misillemeler parçalanmayı derinleştirir. Dayanıklılık içe kapanmak değil; bağımlılıklarını bilmek ve alternatiflerini hazır tutmaktır. Bu da ekonomik diplomasiye yeni bir görev yüklüyor: Kamu ile firmaların yalnızca yeni pazarlara girerken değil, jeopolitik riskleri izlerken ve tedarik güvenliğini korurken de birlikte hareket etmesi.

Çok taraflı kural yapımının yavaşladığı bu dönemde kurallar giderek ikili ve bölgesel anlaşmalarda yazılıyor. Yeni nesil anlaşmalar artık veri koruması, dijital piyasalar ve ticari sırlar gibi alanlara uzanıyor; fikri mülkiyet de yazılım, marka ve lisanslar üzerinden doğrudan ticaretin konusu hâline geliyor. Bu durum bir dinamizm yaratıyor, ama farklı standartların ve menşe kurallarının iç içe geçtiği karmaşık bir yapıyı da beraberinde getiriyor. Büyük şirketler buna uyum sağlayabiliyor; KOBİ’ler ve küçük ekonomiler ise zorlanıyor. Bu nedenle kalkınmayı merkeze alan, esnek ama kapsayıcı bir çok taraflılık; herkes için işleyen bir uyuşmazlık çözüm mekanizması ve dijital ekonomi, veri yönetişimi ile sürdürülebilir tedarik zincirleri için yeni kurallar, ticaretin geleceği açısından vazgeçilmezdir. Gelişmekte olan ekonomiler bu kuralların yazıldığı masada yer almalı, kenarda kalmamalıdır.

Bu dengeyi kurmanın anahtarı bilgidir. Bugün karar vericinin sorunu veri eksikliği değil, veri bolluğu. Ticari veri, kaydetmekten bağlamaya, görmekten öngörmeye ve nihayet karar vermeye doğru ilerliyor. Dünün sistemleri “yük nerede?” diye soruyordu; bugünün sorusu “koşullar değişirse ne yapacağız?” Kongremizde rekabet istihbaratı da bu nedenle ekonomik analizin yerine geçen değil, onu tamamlayan bir karar kapasitesi olarak ele alındı. Geleceğin rekabet üstünlüğü daha fazla veri toplamaktan değil, farklı olasılıklar için doğru kararları önceden hazırlayabilmekten doğacak.

Ancak teknoloji kendiliğinden iş fırsatı yaratmıyor; onu pazarla buluşturacak köprülere ihtiyaç var. Teknoloji transferinden teknoloji ortaklığına, yani birlikte geliştirmeye doğru bir geçiş yaşanıyor. Bu noktada odalar, ticareti geliştirme kurumları ve iş dünyası örgütleri kritik bir işlev üstleniyor. Teknoloji ölçek sağlar; insan ağları ise güven, yerel bilgi ve ilişki kazandırır. Dijital ekonomide güven, en değerli altyapılardan biri hâline geliyor.

Aynı mantık yeşil ve dijital dönüşüm için de geçerli. Çevresel bilgi artık raporlarda kalan bir veri değil, ticaretin işleyen altyapısının parçası. Bu bilginin kaynağında bir kez üretilmesi, güvenilir biçimde doğrulanması ve her adımda yeniden girilmeden paylaşılabilmesi gerekiyor. Tek pencere sistemleri, dijital gümrükler ve elektronik belgeler bu yeni yapının taşıyıcıları olabilir. Hedef tek bir küresel sistem değil, farklı sistemlerin ortak standartlarla birbiriyle konuşabildiği bir yapıdır. Bu dönüşümde KOBİ’lerimizi geride bırakmamak için basit, orantılı ve erişilebilir çözümler şart.

Finansman tarafında Kongremizde öne çıkan bir cümle her şeyi özetliyor: Sigortalanamayan, finanse de edilemez. Sigorta artık yalnızca zarardan sonra devreye giren bir ürün değil. Riski paylaşan, sermayeyi harekete geçiren ve uzun vadeli yatırımcı olarak enerji dönüşümünü finanse edebilen bir aktör. Sigortalı ekonomiler şoklardan yıllar içinde değil, aylar içinde toparlanıyor. Afet gerçeğini yakından bilen ülkemiz için bu, kamu-özel iş birliğinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor. Güvenilir risk verisi sigorta kapasitesini, sigorta kapasitesi de yatırımı büyütüyor. Yıl sonunda ülkemizin ev sahipliği yapacağı küresel iklim zirvesi öncesinde bu bağlantı özellikle önem kazanıyor.

Bütün bu gelişmeler Türkiye için büyük fırsatlar barındırıyor. Başkanımız Sayın Avdagiç’in açılışta ifade ettiği gibi, küresel ticaretin sorumluluk perspektifiyle yeniden inşası Türkiye olmadan eksik kalacaktır. Kongremizde paylaşılan analizler de tedarik zincirlerini yeniden kuran küresel aktörlerin Türkiye’yi farklı güç merkezleri arasında bağlantı kuran bir ekonomi olarak gördüğünü ortaya koydu. Türkiye’nin önündeki asıl fırsat ise bir geçiş ülkesi olmanın ötesine geçerek malın, hizmetin, sermayenin ve insanın dolaşımını kolaylaştıran bir düğüm ekonomisi olmaktır. Bunun yolu işleyen hukuktan, güvenilir tahkimden, öngörülebilir düzenlemelerden ve uluslararası standartlarla uyumlu bir ticari altyapıdan geçiyor.

DÜPA tarafından geliştirilmekte olan Küresel Ticaret Merkezleri Endeksi, tam da bu soruya cevap arıyor: Bir ülkeyi gerçekten küresel ticaret merkezi yapan nedir? Endeks, ülkelerin ne kadar ticaret yaptığını değil, ticaret merkezi olma kapasitesini ölçüyor. Bunu yaparken bir ülkenin küresel ağlara ne ölçüde bağlı olduğunu, yani bağlantısallığını, ve sunduğu ekonomik, ticari ve finansal iklimi birlikte ele alıyor. Lojistikten kurumsal kaliteye, beşerî sermayeden dijital ve finansal kapasiteye ve sürdürülebilirliğe kadar farklı boyutları, veriye dayalı ve yıllar içinde izlenebilir tek bir çerçevede buluşturuyor. Pilot çalışmanın ilk bulguları öğretici. Ekonomik büyüklük tek başına merkez olmayı garanti etmiyor; en belirleyici unsurlar kurumsal kalite ve beşerî sermaye. Lojistikte güçlenen ülkeler sürdürülebilirlikte geride kalabiliyor; bu da geleceğin ticaret merkezlerinin en hızlı olanlar değil, en sürdürülebilir olanlar olacağını gösteriyor. Yeri doldurulamaz olmak ise coğrafyayla değil, üstlenilen işlevle ve bu işlevi taşıyan bağlantısallıkla mümkün.

Türkiye’nin tablosu da bu çerçevede netleşiyor. Lojistikte güçlü bir konumdayız ve İstanbul küresel şehir ağlarında öne çıkıyor; buna karşılık kurumsal kalitede geride kalıyoruz. Önümüzdeki yol, geçiş ülkesinden bölgesel üretim üssüne, oradan da küresel ticaret merkezine uzanıyor. DÜPA’nın hazırladığı İstanbul Ticaret Merkezi Raporunda da vurgulandığı gibi, İstanbul’un tarih boyunca bölgenin önde gelen ticaret ve finans merkezlerinden biri olması, bu rolün köklerinin derin olduğunu hatırlatıyor. Ama coğrafi avantaj kendi başına stratejik üstünlük değildir: En büyük avantajımız olan konumumuzu kalıcı bir üstünlüğe dönüştürecek olan, yalnızca limanlar ve havalimanları değil; bilgi, kurumsal kapasite ve iş birliğidir.

Kongremiz yeni sorular da bıraktı. Yapay zekâ artık kendi başına bir sektör değil, bütün sektörleri hızlandıran bir güç. Peki bu sistemler kararı nereye kadar desteklemeli, insan muhakemesi nerede devreye girmeli, son kararın sorumluluğu kimde olmalı? Veri ve analitik yetkinlikler yarın herkesin sahip olduğu standartlara dönüştüğünde rekabet üstünlüğü nereden doğacak? Hiçbir değer üretmeden depolanan veri, geleceğin dijital israfına mı dönüşecek? Bu sorular, geleceğin ticaret profesyonelini yetiştirmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Üniversiteler, risk sermayesiyle büyüyen yeni teknoloji şirketlerinin doğal araştırma ortakları hâline geliyor. Bu da üniversite ile iş dünyasını, yarının yetkinliklerini bugünden birlikte tartışmaya çağırıyor.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Dr. İsrafil Kuralay’ın hatırlattığı gibi Montesquieu, “Barış, ticaretin doğal sonucudur” der. Kongremizde paylaşılan araştırmalar da ticaretin tarihsel olarak çatışmaları azalttığını teyit ediyor. Malların yanında fikirlerin ve bilginin de dolaştığı, kuralların öngörülebilir olduğu bir ticaret düzeni, istikrarın aynı zamanda toplumsal bir değer olduğunu gösteriyor. DÜPA’nın hazırladığı Ticaret, Teknoloji, Tefekkür kitabının sorduğu soru da bu yüzden önemli: İşletmeler ve toplumlar, “Nasıl daha fazla kazanırım?” sorusunun yanına “Ne için ve nasıl değer üretiyoruz?” sorusunu da koyabilecek mi?

Değerli katılımcılar,

İki günün sonunda vardığımız temel sonuç şudur: Mesele daha fazla ya da daha az küreselleşme arasında bir tercih değildir. Asıl mesele, belirsizliğin kalıcı hâle geldiği bir dünyada ticareti hangi kurumlarla, hangi kurallarla, hangi verilerle ve hangi güven ilişkileriyle sürdüreceğimizdir. Önümüzdeki dönemin sınavı; verimlilik ile dayanıklılık, açıklık ile ölçülü güvenlik, büyüme ile kalkınmayı merkeze alan kapsayıcılık arasındaki doğru dengeyi, birlikte çalışabilirlik ve sorumluluk temelinde kurabilmektir.

Tarih bize şunu gösteriyor: Küresel ekonominin yönünü belirleyen dönüm noktaları çoğu zaman, farklı aktörlerin ortak ilkeler etrafında buluştuğu şehirlerde şekillendi ve o şehirlerin adıyla hafızalara kazındı. Bir önceki dönemin ilkeleri bugünün sorularına cevap vermekte zorlanıyor. Dünya, verimliliği tek ölçüt olmaktan çıkaran yeni bir ortak anlayışa ihtiyaç duyuyor. Yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı’yı, Kuzey ile Güney’i, farklı pazarları ve farklı kuralları buluşturmuş İstanbul, bu arayışa ev sahipliği yapmaya her zamankinden daha hazır.

Burada dile getirdiğimiz ilkeler bu anlayış için bir başlangıçtır. Önümüzdeki dönemde bu ilkeleri daha geniş bir katılımla olgunlaştırmayı; kamunun, iş dünyasının, akademinin ve uluslararası kuruluşların birlikte sahiplenebileceği ortak bir çerçeveye dönüştürmeyi hedefliyoruz.

İstanbul Ticaret Kongresi, üç yılda bir düzenlenecek kalıcı bir üniversite–iş dünyası platformu olarak tasarlandı; ancak buradaki çalışmalar ara dönemde de kesintisiz sürecek. İş dünyasının karşılaştığı sorunları araştırma gündemine taşımak, akademide üretilen bilgiyi de yeniden karar süreçlerine aktarmak bu platformun asıl değeri olacak. DÜPA Ufku kapsamındaki çalışmalar bu yolda atılmış ilk adımdır. Ölçemediğimizi yönetemeyiz. Bir sonraki buluşmamızda yalnızca dünyanın nasıl değiştiğini değil, bugün İstanbul’dan attığımız bu adımın ne kadar yol aldığını da birlikte değerlendirmeyi diliyoruz.

Katkı sunan herkese teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.